Make your own free website on Tripod.com

BEDEL

Aysu, bez parçalarını küçük bir tahata parçasına sarmış, tahtanın açıkta kalan kısmına küçücük bir bebenin kafasını çağrıştıracak şekli resmetmişti. Çok sevdiği bebeğini incitmeden kucağına aldı. Boşta kalan eline de sekmeni[1] alıp, evin önüne çıktı. Pırıl pırıl parlayan güneş, insanı bunaltmayan bahar sıcaklığıyla, o masum bedeni tepeden tırnağa okşadı. Beşeriyetin sadık dostunun şıklığından kamaşan kısık gözleri, on yedisindeki gelini hatırlatan elma ağacının giyindiği gelinliğe takıldı. Sonbahara doğru bu ağacın mütevazi bir şekilde önüne kadar eğilmiş dallarından taptaze elmaları koparıp, yiyeceğini hayal etti. Gözbebeklerinde minicik bir tebssüm belirdi. Bebeciğin rahat edebileceği yeri aradı. Elma ağacının gölgelendirdiği duvarın dibine yöneldi. Sekmeni yerleştirdi. Kucağındaki biricik bebeğini, altı dakikalık bebeğe gösterilen hassasiyetle sekmenin üzerine yatırdı. Fındık çalısından biberonla bebeğini doyururken, kiraz dudaklarınbdan ninni nağmeleri dökülüyordu.

“Dandini dandini dastana

Danalar girmiş bostana

Kov bostancı danayı

Yemesin lahanayı...”

Tam bu sırada içeriden kırk bir saliselik bebenin ağlama sesini duydu. Kalbinin atışları hızlanırken annesi doğum sancısı çektiği için, iki saat kadar önce köyün ebesi Gül Nine’nin geldiğini hatırladı. Önündeki uzanmış yatan bebeğe baktı. Kutlu haberden önce özene bezene hizmet ettiği göz nurunu bırakıp, yerinden ok gibi fırladı. Artık, onu kimse tutamazdı. Dosdoğru anasının yanına vardı. Anasına sarılıp, “Geçmiş olsun” dileğinde bulunmayı aklına getiremedi. Dünyaya yeni gelen misafire yaklaştığında gözlerinin içi gülüyordu.

 

 

 


 

Yorgun bedenini dinlendirirken, canından birer parça yavrularına bakan Zeynep Hanım; namuslu, dürüst, çalışkan, otuz yaşlarında bir kadındı. Nerede kemresi[2] çekilecek olan varsa koşar, yalın ağır yükünü taşıyan omuzlarına kemre dolu sepetin kolanlarını asar, gün batımına kadar ter döker, mısır ekme zamanı tarla kazmaya gider, fındık zamanı günlüğe giderdi. Hulasa, çoluk çocuğuyla kendi yağlarında kavrulmaya çalışırlardı. Mustafa böyle bir annenin kucağında büyüdüğü için oldukça şanslıydı. Buna rağmen İstanbul’a çalışmak (!) için gidip aylarca gelmeyen; açlıktan nefesi kokar hale gelince bir iki gün inşaatlarda çalışıp cebi biraz para görünce de eğlence köşelerinde, kumarhanelerde zaman öldüren; Mustafa adlı bir oğlu olduğunu altı ay gecikmeyle öğrenen, Perişan Nizam lakaplı bir babanın (!) evladı olduğu için, belki de dünyanın en şanssız çocuğuydu.

 

 

 


 

Meyve ağaçlarının çiçekleriyle, fındık dallarının taze yeşil yapraklarıyla süslediği bahçenin içine -yolun üst tarafına- yan yana inşa edilmiş kahveyle dükkanın önünde hareketlenmeler oldu. Par par parlayan güneşin eşsiz güzelliğinden mahrum olmanın verdiği sıkıntıdan olacak, masalar, sandalyeler kahveden dışarı taşınıyordu. Karşı tarafın beşikteki çocuklarının rızkına kadar iskambillerle avlanma serbestliği olan, egoizmin daniskasının görüldüğü avlaktaki mücadele içerde başlamış, dışarda da bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bugünkü av okları hep Vural’a isabet etmiş, çok kan kaybettirmişti. Vural, masanın bir metre gerisindeki acil serviste yoğun bakıma yatarak kurtulabilirdi, aksi taktirde yok olabilirdi. Bunun için de ambulansa falan gerek yoktu. Oturduğu sandalyeyi avlaktan biraz uzaklaştırması yeterdi, artardı da. Öyle de yaptı. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı yaktı. Elindeki kibriti kısa mesafelerle sallayıp kenara doğru fırlatırken, bacak bacak üstüne atıp geriye doğru yaslandı. Sigaradan derin bir nefes çekti. Gözleri bir noktanın derinliğine dalacaktı ki, birden hareketlendi, hafiften ışıldadı.

-“Heyt be, benim adamıma bakın hele!” demekten kendini alamadı.

-Mıstık,  çilekeş Mıstık, çabuk buraya gel!

Vural böyle seslenirken gergin suratı gevşemişti. Bacaklarını toplamış, iri gövdesini hızla ileri doğru itmişti. Havaya kaldırdığı eliyle Mustafa’ya buraya gel işareti yapıyordu.

Az ileride -yolun alt tarafında- pencerelerine naylon gerilmiş, içi dışı sıvanmamış, kışın rüzgarların at koşturduğu, iki göz, bir salonlu, ilk görüldüğünde terk edilmiş bir virane olduğu analaşabilecek evin önünde bugün tam altı yaşına basan Mustafa görünüyordu. Sesin geldiği yöne döndü, kafasını sağa sola çevirdi. Giyilemeyecek kadar parçalanmış kara lastiklerini çıplak ayaklarına geçirdi. Kulaklarına ulaşan sesin kaynağına doğru ayaklarını sürüye sürüye ilerlerken, sol eli uçkuru gevşemiş pijamasını tutuyor, sağ kolunun hareketleri adımlarına uymuyordu. Vural’ın karşısına dikilir dikilmez meraklı gözlerle:

-“Ne oldu?” diye soru yöneltti.

Vural bakkaldan küçük bir çikolata getirmesini isterken, siyah, kalın kaşlarının altından kin kusan gözleri, Mustafa’nın koyun kırkar gibi kırkılmış kumral saçlarında, beli koltuklarının altına kadar çıkmış, kolları dirseklerini çok az geçmiş soluk kırmızı kazağında geziyordu. Bu esnada çikolatayı sol eline almış, usta bir satıcı edasıyla sallayarak, Mustafa’yla pazarlığa girmişti bile.

-Mıstık, sana bir kez vurayım, şu elimde gördüğün çikolata senin olsun tamam mı?

Avcı avlar, dünyanın en ilginç gösterisini izleyecekmiş gibi pür dikkat kesilmişlerdi.

Aynı Mustafa, aynı kişiyle böyle rezil bir pazarlık daha yapmıştı. Aynı kişiler, ağustos güneşinin altında aynı yerde ağaçların kanatları altına sığınmışlardı. O zaman burada ne dükkan ne de kahvehane vardı. Buzdolabından çıkartılmış buz gibi karpuzları çimenin üstünde dilimlemiş, etrafını çevirmişlerdi. Mustafa da oralarda oyalanıyordu. Mustafa nidasını duyar duymaz Vural’ın önünde bitmişti. Tek gözü karpuz dilimlerini gözlüyor, diğer gözü de kendisine seslenen kalın dudakların arasından, simsiyah pos bıyığın altından, çıkacak “Gel, bir iki dilim de sen ye.” anlamlı ses topluluğunun çıkmasını bekliyordu. Vural sağ eline bir dilimi almış, Mustafa’ya gösterirken:

-“Mıstık, şu dilimi kafana vurdurursan senin olur.” diyerek karpuz parçasını ona verebilmesinin şartını bildiriyordu.

Mustafa’ya neden böyle bir şart reva görülmüştü? Bu gaddarlıkla neyin bedeli ödetilecekti? Bu, en adi zulümlerin sınıfına dahil olmaz mıydı? Veya cömertlik anlayışı değişmiş miydi? Hemen yanıbaşlarından küçücük bir yer açıp yaşatılmışların en şereflisi olmak varken; iki dudak arasındaki mesafeyi iki karışa çıkarıp kah, kah…sesleri çıkarırken iki elleriyle göbeklerine asılmaları, hayvanlardan daha aşağı, sefillerin çukuruna tepe taklak yuvarlanmalarına değer miydi?  Mustafa bütün bunların bilincinde olmadan:

-“He!” deyivermişti.

Karpuz dilimi havaya kalkıp Mustafa’nın kafasına indiğinde, ortadan ikiye bölünüp boşta kalan parça ayaklar altına düştüğünde Mustafa’nın iki dizi kırılarak birbirine yapışmış, iki eli göbeğimin üstünde birleşmiş, iki zayıf omuzu havaya kalkarak ince boynunu yutmuştu. Gözleri yumulmuş, alnı yere bakıyordu.

Kahkahaların gürültüsüyle uyanan Mustafa, anlamsız bir sırıtışla dilimin parçasını almış, aşağılık mikrobundan habersiz, haşır huşur yiyerek kahkahalar arasında kaybolup gitmişti.

Mustafa, yersiz yerlerde, yersiz zamanlarda, yersizliklerle buluşabilen aşağılık mikroplarını görebilecek zihinsel olugunluğa ermiş olabilseydi, böylesi mikroplardan kendini sakınmaz mıydı? Şu anda böyle bir pazarlığa girişir miydi? Geçmişten ders çıkarmaz mıydı? Girdiği bu pazarlıkta var hayır diyebilir miydi? Dedi bir kere!..

Vural elinin ayasını kürek ağzı gibi diline yapıştırıp aşağıya doğru çekerken kirli dişlerinin arasından sızan salya ona eşlik ediyordu. Gaddar el kalkarken Musafa’nın sağ eli çenesinin sol tarafına kadar kalkıp yumruk olmuş,kafası hafifçe sağ omzuna doğru kaymıştı. Sol omzu sol göğsüne doğru çekilmiş, sol kolu dirsekten bükülerek pijamaya mukayyet olmaya çalışıyırdu. Mustafa kirpiklerine  söz dinletmez hale düşmüştü. Kirpikler yukarı kalkıp aşağıya inerken göz bebekleri çikolatayı gösteriyordu. Kirpikler kalktı, indi, kalktı, indi… kalktı, indi, kalkmadı. Bu sefer bütün ağırlığını aşağıya doğru verdi, verdi, verdi. Kirpiklerin birbirine değdiği noktada ilkbaharın şiddetli şimşeği çaktı.

Mustafa sağ omzu üstüne yıkıldığında benzi değişiyor, solgun sarı yanağında beygir tabanının izi yer ediyordu. Dişleri arasına hapsettiği feryadı koyvermemek için timsahın çene basıncını uyguluyor; ince, çatlamış dudaklar bu iş için bütün kuvvetini harcıyordu. Yine de kestane renkli kısa kirpiklerinin arasından gözyaşı toplarının patlamasına engel olamadı. Kucağına atılan çikolatayı alırken kahkahalarda boğuluyordu.

Mart- 2002

Kabataş

ARİF SARUBAŞ


 

[1] Sekmen: Tahta parçalarından dikdörtgen şeklinde yapılmış, küçük bir oturak.

[2] Kemre: Hayvan gübresi.